![]() |
|
||||||||
| Kendi Çalışmalarınız Bütün edebi türlerde gerçekleştirdiğiniz çalışmaları sergileyebileceğiniz bölümümüz. |
![]() |
|
|
LinkBack | Konu Araçları |
![]() |
![]() |
![]() |
![]() |
|
Lord of Dream
Giriş Tarihi: Aug 2008
Konum: satır aralarında
Mesajlar: 21
![]() ![]() ![]() |
Şah-mat
Yıllanmış dedektif filmlerinden ayrılan lamba yeni evinde Demokles’in Kılıcı gibi sallanmayı görev biçmişti kendine. İki yön arasında devam eden bu döngüyü ne rutubet kokulu duvarlar ne de içindekiler umursamıyordu. Odanın kapısı yavaşça kapandığında şehre gece hâkimdi. Zaten her ayrılık karanlığı seçerdi sahne tercihleri kabul görse. Işıkta başlayan her şey için karanlık güzel bir sondu. Hep böyle olur güneşte yeşeren bir çiçek karanlıkta solardı. Kural kitaplarına küçük, anlamsız bir döngü yazılmıştı. Ancak o odada bulunan kimse bu kurallardan haberdar değildi. İçerisi soğuktu, parçalanmadan önce her yalnızlığın yaydığı kadar soğuk. Önce hamleler seçildi, en özel silahlar kınlarından çıkarılıp gözbebeklerine yerleştirildi. Önce kız girmişti içeriye ve birkaç adım arkasından erkek geliyordu. Oyunlardan önce kibarlığın pek bir değeri yoktu, her iki tarafında bildiği bir şeydi ama bozuntuya vermediler. Erkek sandalyeyi çekerek kızın oturmasına yardımcı oldu, gülümsemeler yalancı maskelerdi bu gece! Ardından yerini alma sırası erkekteydi, ne destek olacak kimsesi vardı, nede geçmişini hatırlatacak. Bir süre boyunca bakıştılar amaç karşı tarafın ördüğü duvarların kalınlığını ölçmekti. Önce beyaz başlardı oyuna ve taşlar yerleştirildikten sonra nezaket puan tablosuna etki ederdi ve kız beyaz oldu, tezatlıklar içinde. İlk hamleler oyunun kontrolünü ele geçirmek için kullanılırdı ve iki tarafta hamlelerini tekrardan gözden geçirdi. Oyun planlarına sadık olmaktı ama amaçları ama hayat işte, hiçbir şey planlandığı gitmezdi! Başlarda saldırmak kontrolü kaybetmek anlamına gelebilirdi, önce karşı tarafı tanımak gerekliydi ve kız oyun alanının ortalarına doğru ilerletti piyonlarını. Kız kontrol delisi olabilirdi ama erkeğin buna izin vermeye niyeti yoktu ve aynı şekilde karşılık verdi. Şimdi iki piyon uzunca bir süre boyunca bakışacak ve hangisinin önce esir alınıp zincirlere vurulacağını kimse bilemeyecekti. Kız hamlesini yaptı sonra erkek. Tekrar ve tekrar! Oyunu kız kaybedecekti bu gidişle erkek bunu üçüncü hamlede söylediğinde, ukalalığın omuzlarına yakışmadığını işitmişti. İlk kayıp erkektendi, ilk kısıtlama önemliydi elbette. Karşı tarafa güven verirdi, bazen ise bilinçli olarak yapılırdı. Sonuçta ilişki zincirlere boyun eğmekti ve devam etti oyun. Gurur erkeğin güvendiği en asil dayanaktı hayatında. Kız özgürlüğünü oyuna sunmaya cesaret edemiyordu bir türlü, yaşlarını akıttı istinasız her oyunda yaptığı gibi. Karşı tarafın yaşlarını silmek her zaman hamle kaybına sebep olurdu ama erkeğin elinde başka bir seçenek yoktu. Sonuçta bu bir oyundu ve aksine inanan kaybederdi ama ikisi de kendisindeydi yedinci hamlelerin bitiminde. “Oyunun, odanın hatta şehrin dışında bir yerlerde vaktinden evvel yaşlanan birisi ki bir zamanlar ona “Aşk” derlerdi, son satırlarını okuyordu yalanlar kitabının. Yalnızlık onun yazgısıydı kimine göre.” Ve kız kazançlarının geçici mutluluğunu yaşıyordu kayıplarını hiç önemsemeden. Ancak oyun bitmeden yenen veya yenilen sıfatları tamlama yapamazdı. Aslında kazananlar da kaybederdi ama kim bilebilirdi? Oyun biraz daha ilerledi, iki tarafta zehirli olduğunu bilerek şaraplarından içti. Ne zaman promiller kontrolü ele geçirmeye başlasa hamleler kaçardı. Erkek de özgürlüğünü bu noktada kaybetmişti. Aslında önemli olan oyunu uzatmaktı zamanın ilkel safhalarında. Daha da eskilerde oyun zaten yoktu. Ancak şu günlerde oynanan oyun sayısıydı kimliklerde dikkat çeken. Ve oynadılar o gece aşkın kan ağlamasına aldırmadan. Bazen hayaller gerçeklerin yerini alırdı ya işte o gece ırzına geçilen hayallere mezar oluyordu. Ve kız bir parçasını daha esir bıraktı gözlerinin renginin. Böyle olmaz mıydı hep, kaybedilenlerin yerine yamalar yapılır, pek bir şey kalmazdı başlangıçlardan. Eskiden aşka dair masallar vardı, şimdilerde ise oyunlar. Şehir bile geçmişin özlemini çekerdi ama bazen! Dikkat edilmesi gerek bir başka nokta, esir alınan her şeyin masada bırakılmasıydı. Hele karşı tarafa ait bir şey ceketlerin ceplerine teyellenirse, işte o zaman gelecek oyunlara yenik başlanırdı hep. Erkek de bu oyuna yenik başlamıştı ama artık çokta önemli değildi. Oynamak anlamsız geliyordu artık. Rakibinin hamlelerini saymak bile yorucu oluyordu. Evet, ikisi de yorulmuştu. Kısa bir ara verildi oyuna sözcükler susmayı tercih etti, dudaklar düğümlendi birbirlerine. Yalanlar bırakıldı birbirlerinin genizlerine, sahte sevişmeler kurgulandı bilinçlerde. Bu noktada geçmişe dair hatıralar kara toprağı umursamadan doğruldu. Dudak izlerinden kan sızıyordu ve bir anlığına bakışları oyunun dışına yöneldi. Ses hızıyla çarptılar şehrin gerçekliğine. Bu yapılabilecek en büyük hataydı aslında, masanın iki yanında gördüğü oyunlardan bıkmış bir gül ve gümüş işlemeli bir kutu bulunuyordu. Oyunun iki sonu vardı, birisi gülü diğeri gümüş kutuyu alacaktı bu oyunda. Kız gülü görünce biraz irkilip, istemsizce vaktinden önce akan onca kanı düşündü. Kaç gülü yaşlarıyla boyamıştı hatırlayamıyordu. Erkek ise gülü pek de umursamayıp gümüş kutuya odaklanmıştı. Bir son olacaktı hiç kimsenin tahmin bile edemeyeceği, kural kitaplarından mülteci bir son. Çok yüzlü maskeler kadar çarpık bir tebessüm yerleşti yüzüne ve devam etti. Hamle başına düşen zaman giderek azalmıştı, oyun sona yaklaşırken. Kız son çare olarak özgürlüğünü oyuna sürdü, bu erkeğin avantajlı olduğu anlamına geliyordu. Zaten erkeğin de amacı buydu ve kız kalbini korumaya çalışırken özgürlüğünü kaybetti. “Sen kazanacaksın” dedi kız, boğazı düğümlenmiş sesi kısılmıştı. Oyunun kurallarında çekilmek yoktu, istemsizce bakışları gümüş kutuya kaydı. “Daha oyun bitmedi” dedi ama hamlesini hiç geciktirmedi erkek. “Neden yapman gerekeni yapmadın, oyun senin hakkındı” Erkeğin o hamleyi bilinçli olarak kaçırdığını adı kadar iyi biliyordu ama anlam veremiyordu bir türlü. “Bunun için sana minnettar olacağımı sanıyorsan çok yanılırsın, bana acımanı istemiyorum. Oyun bitince çeker giderim buradan!” ve hamlesini yaptı. Erkek cevap vermeye yeltenmedi bile ve oyunu çevirme şansını bir kenara iterek kendi elleriyle kalbini kısa esir bıraktı. “Şah-mat!” Erkek oyunun kaybedeni olarak elini gümüş kutuya uzattı ve işlemeli altı patları alıp sol göğsüne yasladı. “Bunu neden yaptın? Diye haykırdı kız, “dürüst olamadın hiçbir zaman.” Erkek gülümsüyordu, kaybetmesinde aldırmadan “ne yapsaydım sen öldükten sonra üzerime sıçrayan kanını mı temizleseydim? Yoksa kokunu her zaman taşıyan gülü kalbime mi gömseydim yokluğunda. Kusura bakma kızım ama “ son kelimelerini yuttuğunda kız çoktan arkasını dönmüş uzaklaşıyordu. Tek bir el ateş aldı silah, ses salınan lambayı paramparça etti. Cam parçalarının dökülmesi yere çarpan silah sesiyle sona erdi. Her ne kadar söyleyemese de kızı çok sevmişti! “Bu oyunun kurallarına aykırıydı” dedi yazar, sesinin tonu şehrin bile ürpermesinin nedeniydi. “Oyun geçersizdir! Şahlar intihar edemez ve aşk oyunlarda yaşamaz. İlişki geçersizdir!” Kız kapıyı çarparak çıktı, bir damla gözyaşını bile bırakmak istemiyordu bu satırlarda. Gül masada yalnız başına kaldı uzunca bir süre. Tek bir kişi gülümsüyordu oyunun sonunda, o da hep kaybeden aşktı. Ve yazar defterini kapattı. |
||
|
|
|
![]() |
![]() |
|
Lord of Dream
Giriş Tarihi: Aug 2008
Konum: satır aralarında
Mesajlar: 21
![]() ![]() ![]() |
Yıldızların yokluğunda
Yıkılmaya yüz tutmuş ahşap bir evin boş merdivenlerinden birisine oturmuş dirseklerini bacaklarına dayamıştı erkek. Yüzü avuçlarını tercih etmişti dinlenmek için. Siyah düşünceler kaplamıştı bilincini. Arada gözlerini açıyor, parmaklarının arasından etrafına bakıyordu. Ancak bu sadece içinde büyüyen karanlıktan daha fazla ışık çalınmasına yarıyordu. Tekrardan gözlerini açtı ve ileriye baktı, siyahın en koyu tonlarından birisindeydi artık. Sokağın hemen karşısındaki unutulmuş parkta bir kız oturuyordu. Dizlerini karnına çekmiş, ellerini bacaklarının önünde kavuşturmuş ve başını dizlerine dayamıştı. Kimse onu bu şekilde görmemiş, kimse onun korktuğuna tanıklık etmemişti. Bilmezlerdi onun içinden geçenleri, anlamazlardı. Ancak o her gece buraya gelir ve saklanmakla uğraşmadan geçirirdi zamanını. Her gece buraya gelirdi erkek, kendi gölgesinin arkasına saklanır ve hayatı izlerdi. Zaten sadece bir izleyiciydi, ellerinden başka bir iş de gelmezdi. Oysa içinde büyük bir güç vardı ama korkuyordu sonuçlardan. Öyle şeyler yaşamıştı ki adım atmak bile istemez olmuştu. İzleyiciydi o, hamlelerden korkan bir etkisiz eleman! Bu bakış açısına göre kız onun zıddında yaşıyordu. Her zaman kararlar almış, seçimler yapmıştı. Erkek ne kadar etkisiz ise hayatın karşısında kız da o kadar başarılıydı. Ellerinin değdiği her şey güzelleşirdi, aynı kendi söküğünü dikemeyen terziler gibi. Uzunca bir süre boyunca kendisinden kaçmış ve sonucunda buraya gelmişti. Yüzleşecekleri bir çığ gibi büyüyordu içinde. İşe yaramaz hissediyordu erkek. Ne zaman gerçekten istese başarısız olmuştu! Ne zaman içten gülümsese etrafında bir şeyler ölmüştü. Eskiden mutlu olmayı isterdi en çok ama şimdi hiçbir önemi yoktu isteklerinin. Kelepçeleri vardı artık düşlerin! Neden kurtulmak isterdi ki? Lanetlenmiş bir izleyiciydi o! Yıldızsız bir gökyüzünü izliyordu kız. Eskiden her şey çok farklıydı, yıldızlar sırayla kaybolmadan önce. Başlarda diğerleri gibi onların yokluğunun farkına varamamıştı ama sonra her şey değişti. Ruhunun yolunu kaybetmesi de bu farkına varışın ardından gelmişti. Çok zor zamanlardı zaten bu yüzden duygularından kaçmayı seçmişti. Yapacak ne kalmıştı ki geriye? Şehir nereye gidilmesini istiyorsa gökyüzündeki makine! Çevrelerindeki her şey sahteyken insanların bu kadar kör olmasına anlam veremiyordu. Erkeğin canını en çok kıza yardımcı olamamak yakıyordu. Seçenekleri yoktu, seçimleri çalınmıştı ondan. Kızın geceden geceye erimesini seyretmek tek seçenek olmuştu. Ya yanına gittiğinde ona da bir şeyler olursa? Ya dokunduğu her çiçek gibi o da solarsa? Bunu anlayabileceklerin sayısı oldukça azdı ama gördüğü her çiçeğin kuruduğu bir adam nasıl yaşardı? Tekrar olmasına cesaret edemezdi zaten kız her şeyin üstesinden gelebilecek güçteydi. Onun mutlu olmasını o kadar çok istiyordu ki, erkeğinde asıl korktuğu da buydu aslında. Kız başını kaldırdığında ahşap evin önünde oturmuş, gölgesinin ardına saklanmış erkeği gördü. Orada olduğunu biliyordu elbette ama ikisi farklı öykülere aitti. Bu sebeple yapacak pek bir şey yoktu. Zaten kızın etrafındaki duvarlar giderek yaklaşıyordu aynı macera filmlerindeki tuzaklar gibi ancak bu sefer ne bir çıkış vardı ne de kızda kahraman olacak güç. Sadece iki kez konuşmuştu kızla, sadece iki kez o cesareti kendisinde bulmuştu. Karşılıklı geçen onca gecede sadece iki kez! Şimdi ise üçüncüsü olacaktı. Yavaşça doğruldu, ahşap basamaklar o adım attıkça kısa çığlıklar attı. Sadece bir sokak geçecekti ama bu o kadar da zordu ki! Geçmişinde yaşadıklarının tümü sinemaskop hatıralar olarak geçti. Kayıplarının dökümünü asla hesaplayamazdı. Bunun için dersler almıştı ama kalbinin envanter kayıplarını hesaplamayı asla becerememişti. Kuruttuğu çiçeklerin varlığı tenine batmış dikenlerden daha fazla canını yakıyordu. Kız ise bu sırada yolun karşısına baktı tekrardan, çok geç olmadan! Onun için bir şeyler yapabilmeyi diledi ama ikisi de farklı öykülerde benzer anlar yaşıyorlardı. Aslında onun hikâyesini de merak ediyordu kız, sadece iki kez konuşmuş olmalarına rağmen bilmek istediği o kadar çok şey vardı ki! Şimdiye kadar çok az şey anlatmıştı zaten birbirlerine soru sormazlardı pek. Sadece erkek ardı arkası kesilmeyen sorular sorar, kelimeleri kullanmasa bile kız bunu hissederdi. Biraz daha düşünmek isterdi ama duvarlar biraz daha sıkışmış ve kızın nefes alması biraz daha zorlaşmıştı. Bir keresinde “kız ona senin kanatların var!” demiş, istediği zaman uçabileceğini eklemişti. Eğer gerçekten kanatları olsaydı buralardan uzaklaşır ve kimsenin olmadığı bir yere giderdi. Kimseye acı çektirmeyeceği ve sonsuza kadar yalnız kalabileceği, zaten böyle yazılmışsa olaylar! Kız bunun içinde bir çift söz söylemiş ve buralardan çekip gitmek yerine değer verdiklerini korumak için kaldığını eklemişti. Erkeğin verecek bir cevabı yoktu aslında ve sükûneti seçmiş, kıza lanetinden bahsetmemişti. Sonrasında yıldızsız gökyüzünü seyre dalmışlardı, ayrı ayrı. Yanına oturan erkeği görmemiş, hissetmemişti kız. Zaman çölünde üstüne kapanan duvarlar bir yandan ruhunu yakıyor diğer taraftan bütün düşüncelerini donduruyordu. Bu onun savaşı ve onun acılarıydı! Kimse öğrenmemeli, kimse bilmemeliydi elbette, ağlamaması bu sebeptendi. Çığlık atmaması ise o anda yapabilecekler listesinde bulunmadığındandı. En iyi yaptığı şeyi yapıp saklanmaya karar verdi hala mantıklı karar verebiliyorken. Kahkahalar atmaya başlamıştı kız ne zaman canı yansa böyle yapardı. Acılarını gizlemenin en iyi yoluydu bu ama gülümsemeler bazı zamanlarda yalancı maskeler olurdu ve yalanlarını altındaki kişiye söylerdi, karşısındakine değil. Çok az insan bu aralıktan içeriyi görebilirdi, çok az insan saklı acıları hissedebilirdi ama kız tanışmamıştı onlarla. Erkeğin kıza olan hayranlığında önemli bir sebepti bu haykırışlar. Hepsi kızın istemsiz yardım çığlıklarıydı ama erkeğin yapacakları çok sınırlıydı. Acı çekerken gülümseyebilmek, ruh ağlarken kahkaha atmak oldukça zordur, izleyici olmadan önce çok denemiş ama başaramamıştı adam. “Yıldızlar gitmeseydi her şey çok farklı olurdu” dedi adam kızın duyup duymadığına pek de aldırmadan. Keşke yapabilecek bir şeyleri, keşke gerçekten kanatları olsaydı. Erkeğin ıslak bakışlarına aldırmadan kız doğruldu ve dizlerinin üzerine düştü. Bakışlarını gökyüzüne çevirdi ve kollarını iki yana açtı. Duvarların onu bu kadar kolay yenmesine izin vermeyecekti elbette. Yüksek tondan bir kahkaha daha attı ve avuçlarını duvarlara yasladı. Kemiklerinde büyük bir baskı vardı ve damarlarında dolaşan acı giderek artıyordu. Ancak hiçbir şey beyninde dolaşan karanlıkların yaptığı tahribatı yapamazdı. Çabalamayı bırakmasını isteyen birçok ses işitti. Dişlerini sıktı ve çatırdayan kemiklerine aldırmadan devam etti olmayan yıldızları seyretmeye. Hayretler içerisinde izliyordu erkek, neler yapabileceğine dair ihtimalleri tekrar ve tekrar hesapladı. Her şey onun suçuydu aslında, kıza yaklaşmamalıydı, asla onun mutluluğunu istemeyip asla değer vermemeliydi. Bir gül daha onun yüzünden kuruyacaktı ve kızın içsel savaşında yapabileceği hiçbir şey yoktu ama erkek bütün sorumluluğu kendi üstüne almıştı çoktan. Sonuçta işe yaramaz bir lanetliydi o! Kırılan elbette kemikleri değildi kızın ama son umutlarının da toza dönüşmesini izlemek erkek için geçmişle yüzleşmek ve şimdide acı çekmek anlamına geliyordu. Artık şehirden nefret ettiğinden daha fazla kendisinden nefret ediyordu! Ve kız bir geceliğine de olsa duvarlardan kurtulmuştu, kayıplarını hesaba katmazsak. Ancak bir sonraki yüzleşme daha zor geçecekti ve kızın savaşmak için daha az sebebi olacaktı. Görüşü kararırken yanında gözyaşlarına engel olamayan erkeğin çaresizlik içinde kıvrandığını gördü. Gözkapakları kapandı ve yere yığıldı kız. Alevlerin ısısı gitmiş yerini buzulların soğuğuna bırakmıştı. Üşüyordu kız, kesik nefes alıyor, istemsizce titriyor ve bilinçsizce uzanıyordu. Kızı düşündü erkek, gelecekte neler yapacağını, ona nasıl destek olacağını. Akan damlaları durdurmayı düşünmedi bile, onun ağladığına zaten tanıklık etmişti şehir birçok defa neden şimdi bunu saklamak isterdi ki? Yapabileceği bir şey vardı ve artık anlıyordu. Sağ eliyle ceketinin iç cebinden bıçağını aldı, artık anlıyordu! Sonrasında gömleğini ve ceketini çıkarıp kızın üstüne örttü. Şimdi sıra bıçağı kullanmaya gelmişti ve bıçağı sol kürek kemiğinin üstüne sapladı. Nasıl kız çığlıklarını bastırmışsa şimdi erkek de aynısını yapacaktı ve bıçak derisinde aşağıya doğru yol aldı. Sıra sağ taraftaydı ve bıçağı sol eline aldı. Kürek kemiğinin üstüne sapladı ve yavaşça aşağıya doğru çekti, karşısına çıkan her şeyi parçalayarak ilerledi çelik. Bıçağın derisiyle işi bittiğinde kana bulanmış parmaklarıyla kızın üzerinden gömleğini aldı ve giydi sonrasında ise ceketini. Bedeninin ne kadarının kırmızıya boyandığını pek umursamıyordu aslında. Acıyı da öncelik sırasında oldukça gerilere attı ve bedeninden ayırmış olduğu kanatlarını kaldırdı ve kızın üstüne örttü. “Bu seni sıcak tutacaktır. Lütfen sadece gülümse, emin ol gülümsemenden daha güzel bir şey yok şu koca evrende!” dedi ve topal adımlarıyla karanlığa doğru ilerledi. Sırtından süzülen kan arkasından bordo bir iz bırakmıştı, kız onu bulmak isterse zorluk çekmesin diye. İlerledikçe ıstıraptan kamburlaşmış sırtı doğrulmaya başlamıştı. Yolun sonundaki uçurumu gördüğünde e bütün gücüyle koşmaya başladı, birkaç kere dengesini kaybetti ama vazgeçmedi. Gözlerini kapattığında sonun başlangıcına gelmişti, kara parçasının bitiminden yukarıya zıpladı. “ Sizi geri getireceğim yıldızlar” diye haykırdı karanlığın içinde yükselirken. Kimin uçmak için kanatlara ihtiyacı vardı ki? Onlar sadece değer verdiklerini korumak için kullanılır. Yazar bilincini öyküsünden kaldırdığında duvarda asılan ayna ile karşı karşıya kaldı. Görüntüsüyle yüzleşmekten hep kaçmıştı ama artık çok geçti ve ağarmış saçlarını, gözbebeklerindeki kırışıkları inceledi. Tenindeki yanıklar hatırlayamadığı bir öyküsünün vasiyeti olmalıydı ama boynundaki kesikler gibi bunu da umursamadı. Sadece kırmızıya bulanmış ellerine dikkat etti ve kana bulanmış sayfalara. Hayata izleyici kalmaktan vazgeçmiş bir adamın, kanatlarını değer verdikleri için kullanan bir adamın kanı! |
||
|
|
|
![]() |
![]() |
|
Lord of Dream
Giriş Tarihi: Aug 2008
Konum: satır aralarında
Mesajlar: 21
![]() ![]() ![]() |
aşk maskelerine büründüğünde Alacalı yalnızlığından sıkılan şehir saten örtüsünün altına saklanıyor, kayıtsız bir sessizliğin geceyi kaplamasına izin veriyordu. Oteller siyah kepenk indirmiş, vakitsiz intiharlara ve amaçsız ihanetlere ev sahipliği yapıyordu. Kimsenin çığlık atmaya cesaret edemediği zamanlarda bütün kirli oyunlar ayın karanlık yüzünü mesken tutmuştu kendine. Ve şehir yalnızlığının ağıtını yakıyordu dakikalar geçmişe inat ilerlerken. Yıldızlar teker teker dökülürken gökyüzünden, kandamlaları zifiri bir geceye mahkûm yaşıyordu düşüşlerini. “Rağmen’lerin diyarında” tek bir tını reddetmişti hayatın ölüm fermanını. Küçük bir mum yaşamını ortaya koyarak ikinci bir mumu canlandırma çabasındaydı o gece. Bütün satır aralarına kan dolmuş, yeni yetme öyküler yüzme bilemeden göçüp gidiyordu. Sönük bir atım binaların çürük temellerini sarsıyor, hayatın en loş odalarından birisinde bir kalp rağmen’lere yakışır biçimde atmayı görev biçmişti kendine. O pencere kaç zamandır temizlenmemişti kim bilebilirdi ki? Yazar geçirdiği öksürük krizlerini bir kenara bırakarak sandalyesinde doğruldu. Ayaklarını ahşap zeminde sürükleyerek ilerledi. Pencerenin pervazına tutunduğunda zorlukla nefes alıyordu. Birkaç öksürük krizi daha patlak verdi ve yaşam özü dudaklarından aşağıya doğru yavaşça süzüldü. Pencereye dayadığı iki elinin desteğiyle doğruldu yazar, başını kibirle kaldırdı şehrin göz bebeklerinin içine bakarken. Bu gece mahcup bir katilin suretine bürünmüştü şehir. “Gölgemin hırsızı sen!” diye yakardı yazar, küçük harflerle “Sonum ne olursa olsun kimliğini herkese açıklayacağım bu gece, daha fazla can alamayacaksın.” Yazar gülümsemeye çabalarken kuruyan dudaklarına yeniden can getirdi bir başka acı dalgası. Kanla kaplanmış pencereye baktı “bu gece kollarımda can vereceksin şehir!” Her öykü bir intikamdan doğardı, hatırlayamadığı anlar boyunca savaşır ve sonunda birkaç can alırdı yazar. Geçmişi de kurban giderdi iç savaşlarına. Masasına doğru ilerledi. Sol elini yeni açtığı sayfaya bastırdı, önce acılar aktarıldı satırlara, sayfada pıhtılaşan yaşamını pek umursamadı artık hazırdı bilinen geleceğini değiştirmeye. Ve şehir çığlık çığlığa uyandığında sessizlik örtüsü paramparça olmuştu. O anda kaç çocuk doğmadan öldü kimse hesaplayamadı üçüncü sınıf otel odalarında. Oysa “aşk” şehrin boş sokaklarında yüzünde maskelerle dolaşırdı yazılanlara ve yaşananlara inat. “Aşk senin de yanından geçip gitti, farkına bile varamadın” dedi köşelerde saklanan bir gölge. Başını kaldırma ihtiyacı bile hissetmemişti yazar, sessizce konuştu anlaşılmak pek de önemli değildi. “Geçmiş zaman kiplerini kullanmak kolaydır gölgelerim, lütfen bana anılarımı anlatın!” “Asla görmedin, bilmedin, asla aramadın hayatın ipuçlarını.” dedi karaltıların en yaralı olanı. Yazar ise başını kaldırmıyordu, acaba gerçekten görememiş olabilir miydi? Zaman öyküden yavaşça uzaklaşıyordu cümleler şehrin derinliklerine doğru kaçıştı. “Senden kalanları toplasak bir öykü bile yapmaz şehir” diye ekledi yazar ve bir keman sesini takip etmeye başladı. Ve yazar satırlara gömdü bilincini … O gece şehrin asla görmediği, görse de umursamadığı ahşap bir evde yaşlı bir mum can çekişiyordu sessizce. Ağlamaklı bir tonda söylüyordu şarkısını eski bir keman. Şarkısına ara verdiğinde akan makyajını kuru bir bezle sildi kız. Sessizliğe ağıt yakıyordu her gece olduğu gibi, hep olduğu gibi. Hayatın gözlerine baktığında gülümsedi kız, o bakışlarını kaçırınca. O gülünce mum alevi derin bir nefes aldı.Bol kırıklı parmaklar kapıyı yumrukladı tam üç kez. Ne kapı ne de yaşlı mum bu sese alışık değildi ve serin bir esinti içeriye doluştu. Kızın ne korkacak bir şeyi, nede merak edecek bir umudu kalmıştı, usulca doğruldu. Ayakları yere değmeden ilerledi. Kapıyı açtığında son nefesini vermişti mum ve karanlık kapladı satırları. Yazar elindeki mumu kıza uzatana kadar hiçbir şey göremedi, karanlıkta kalan satırları bilmeden devam etti. Kız teşekkür ettiğinde yüzü ifadesizlik için çaba sarf ediyordu. İfadeler hançerlere mıknatıs olurdu bu şehirde, “Neden geldiniz?” Yazar kızın gözlerinin içine bakmaya çalıştı, gözler yalan söylemezdi sonuçta, niyetini de en iyi gözleri anlatırdı. “Bu öykümde sizi anlatmak istiyorum” dedi yazar “eğer izin verirseniz!” “Üzgünüm ama bu isteğinize izin veremem, isterseniz ışığınızı geri verebilirim.” kız belli etmese de oldukça şaşırmıştı, sonuçta makyajın işe yaradığı bazı zamanlar vardı elbette. “Teşekkür ederim ama gün doğumuna az kaldı” dedi yazar “o sizin içindi, hediyeler iade kabul etmez” “Şehrin bu bölümüne uğramadığınız çok belli” oda ısısını biraz daha düşürdü kız, “buralarda güneş doğmaz! Neden buradasınız?” “Affınızı isterim ama bu gece tek bir ses yankılanıyordu şehrin boş sokaklarında, hüzünlü bir kemanın ağıtlarını dinledim bütün gece. Eğer istemezseniz giderim ama bir öyküm daha ölü doğar bir güneş bile göremez” “Neden önemsemeliyim?” dedi kız yeşil gözlerini kısmış dudaklarının titremesine engel oluyordu. “Lütfen böyle söylemeyin” diye yakardı yazar, “ Siz aşk olmalısınız. Eğer siz önemsemezseniz öyküleri, ne kalır ki geriye”. Hatırlamasa da bilmese de inandığı bir tek şey vardı, aşk olmadan kelimeler olmazdı. Öyküler büyümezdi satırlarda. “Kimse beni tanımaz bu sokaklarda, adımı bile yanlış telaffuz ederler sizin gibi. Söyler misiniz kaç kişi anladı öykülerinizi?” dedi kız bu da bir başka oyundu zaten, hayat en büyük oyundu. Neden bir başka öyküde paslansın? Uzun süren sessizliği yazar ortadan ikiye böldü “yanılıyorsunuz”, bu hamle iplerin sahiplerini bile şaşırtmıştı ama yazar duraksamadı “aşk maskelere bürünmez diye bilirdim” bu sefer canı yanmıştı kızın, acısını saklayamadı. “Tek sorumlu sendin!” dedi kız, yazarın hatırlayıp hatırlamamasını önemsemiyordu artık. Sonuçta yazar hatıralarını bir hamlede silebiliyordu sadece ufak bir öykü için. “Sen hatıralarından gittiğinde burada bütün duvarlar yıkıldı.” Kaç hatırlamaya dair umut kırıntısı parçalanmıştı yazarın kimse hesaplayamadı, hiçbir defter almadı kalbinin envanter kayıplarını. “Git hadi!” dedi kız, umursamamak ile ağlamak arasında seçim yapması gerekiyordu “nasıl olsa son cümlenle birlikte her şeyi unutacaksın!” “Böyle olacağını biliyordum” dedi yazar “öyküyü vaktinden önce yazarsam geleceği değiştirebilirim diye düşünmüştüm. Elveda bir kez daha!” … Kendisini bir kez daha masasında bulmuştu yazar, bir başka geleceği değiştirme deneyiminden de ağır yaralar alarak kurtulmuştu. Aynı geçmişini değiştirmeye kalkışan herkesin başına geldiği gibi. Öykünün doğru zamanı gelmişti ve yazar yazdıklarını yaşamaya başladı, hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini bilgisiyle. Masasına döndüğünde şehre kar yağıyordu bütün pislikleri örtmek için ve o küçük tahta evin üzerine güneş doğdu o gün, verilmiş ufak bir hediyenin hatırına. … “Aşk senin de yanından geçip gitti, farkına bile varamadın” diye tekrarladı köşelerde saklanan bir gölge. |
||
|
|
|
![]() |
![]() |
|
Lord of Dream
Giriş Tarihi: Aug 2008
Konum: satır aralarında
Mesajlar: 21
![]() ![]() ![]() |
Kardelen&Güneş
Şehrin arka sokaklarına serpilmiş öykü kırıntılarını topluyordu yazar aynı unutulmaya yüz tutmuş bir masalda olduğu gibi. Bazı zamanlarda öykülerin sonları yeterli olmazdı veya kader ağlarını aynı motif içerisinde örerdi. Bazen eve dönüş yolu başka bir öyküden geçerdi. Anlatmak için yazardı genellikle, sonuçta şehrin çok yüzlü kuklalarını herkes bilmeliydi. Nadir de olsa eve dönmek için dolaşırdı öykülerin tozlu sokaklarında. İşte böyle zamanlarda öyküler arası geçişler çok zorlaşırdı. Yazar son satırın ucuna kadar bütün gücüyle koşar ve karanlığın içine balıklama atlardı. Eğer şansı yaver gider ve başka bir sayfaya düşerse acılarının iz düşümü, zorlu bir yolculuk başlamış olurdu. Öncelikle yere çarptığı zaman kırılan kaburga kemiklerini umursamadan ilerlemeliydi. Sonrasında öykünün neresine düştüğünü anlamalı ve ilk satırı bulana kadar dolanmalıydı satır aralarında. Yine şansı yaver giderse öykü başlamadan yetişir ve ilk adımını içeriye atardı. Ancak yolculuk hiçbir zaman bu kadar kolay olmazdı ve bunun farkında olan yazarı bir korku dalgası içten içe kemiriyordu. Eğer şans yazarın tarafını tutmazsa uzunca bir süre boyunca düşer ve kendisini odasında öksürük krizleri içerisinde bulurdu. Geçmiş ve gelecek kırmızıya bulanırdı bir süreliğine. Ruhunu kemiren her şeyi bir kenara bırakmaya çalışan yazar öykünün son satırından başlamıştı koşusuna. Sayfanın sonu yaklaştıkça yazar ileride uzanan karanlığa bakmamaya çabaladı, çünkü karanlık insanın içine işlerdi ve yavaşça tüm umutların üstünü örterdi. Böyle zamanlarda yer daha güçlü çekerdi, elbette şehrin başka bir oyunuydu bu ama buradaki yılan merdivenleri zehir doluydu eskiye tezat. Bütün bunların bilincinde olmasına rağmen ileriyi görebilmek için karanlıkla bakıştı ki az kalsın sayfanın bitimini kaçırıyordu ama dengesiz bir atlayışla da olsa öyküden ayrılmayı başardı. Karanlığın içinde yol alırken zaman hep yavaşlardı ve ümitsizlik solurdu insan. Yazar ileride bir diğer sayfayı gördüğünde derin soludu karanlığı. Bu umutsuzluk onu başarısızlığa iterdi. Sayfaya iyice yaklaştı ama hiçbir şey hala kesin değildi ve yazar gerçekdışı casus filmlerinde olduğu gibi tek eliyle sayfanın kenarını tuttu. Ayakları boşlukta sallanıyordu, bedenindeki bütün kaslar acıdı nafile. Ancak içindeki hüznü bir kenara bıraktığında kendisini yukarı çekebildi. Bedeninden önce gölgesi doğruldu yazarın, şehrin tanışmadığı sokaklarından birisindeydi ama öykü nereye saklanmıştı? Geçmişi olmayan biri içgüdülerine güvenmek zorunda kalırdı ve yazar da öyle yaptı. Sokak kenarlarını mesken tutanları görünce umursamadı sonuçta her öykünün sırası gelecekti. Belki sonlarındaydı öykünün, belki ortalarında ama bunu umursamadı ve her acemi dağcı gibi tırmanmaya başladı sayfadan yukarıya doğru. Ara sokaklardan birinde iki kılıç birbirine çarptı, savunma hamlelerinin olmadığı bir savaşı izliyordu yazar kısa bir süreliğine. Erkeklerden birisi diğerinin sol koluna ince bir çizik attı ve diğeri umursamaz bir karşılık verdi. Belli ki kayıpların bir önemi yoktu bu oyunda, belki her şey şehrin komik olmayan bir parodisiydi. Amaç kazanmak, yükselmekti, cesetlerin sırtlarına basarak yükselmek. İşte şehir en çok bundan zevk alırdı ama bu bilginin hiçbir önemi yoktu ve yazar yürümeye devam etti. Arkasında acı ve zevk çığlıkları. Bir sonraki sokak öyküye açılan ilk kapıyı oluşturuyordu. Şehir unutmuş olsa da yaşamları, asla hatırlamasa da yaşananları bazılarının yazgısı arka sokaktan gelen kılıç sesleri eşliğinde şekillenecekti. Ve yazar gülümsemeye başladı. Ne yazık ki hisleri asla sona kadar yaşayamazdı. Özellikle acılar gizli özne olarak seçilmişse. Böyle zamanlarda yazarın eli kolu bağlanır, dem vururdu geceye. Terk edilmiş evin eşiğinde dans eden kızı gördüğünde aklına dolaşan düşüncelerdi bunlar. Dikkatini ilk olarak kızın adımlarındaki zarafet çekmişti. Hedefini şaşırmış bir göz için düzensizdi her şey ama yazar her adımın ardında yatanları görebiliyordu. Uzun saçları rüzgârsız havada dalgalanırken, kara gözleri yıldızsız bir gecede parıldıyordu kızın. Bu gülümsemeler şehrin canını oldukça yakıyor olmalıydı, özellikle dükkânlarda satılmayan mutluluklar her zaman şehri öfkelendirirdi çünkü onları taklit edemezdi şehir. Kız ise dansını şehrin bütün suikast planlarına rağmen gülücüklerle süslüyor, beyaz elbisesinin kirlenmesine asla izin vermiyordu. Aynı yazar gibi o da anlatmayı seçmişti. Ancak yazarın süslü cümlelerinin yerini dansın zarif figürleri almıştı. Yazar bu dans çeşidini daha önce görmediğinden emin olduğunda onun gibi birisini başka yerde göremeyeceğini anladı. Sadece büyük acılar bu derece güzellikler yaratabilirdi. Kızı ve dansını düşündükçe yazarın gözleri nemlendi. Öykünün hava tahminleri yağışlıyı gösteriyordu. Hayat için oldukça önemsiz bir zaman dilimi daha geçti nasıl olsa bu durakta hiç yolcu yoktu ve ağır aksak devam etti hikâye. Eğer sihir diye bir şey var ise, kız merkezi olurdu her şeyin. Yazar kendisini öyle kaptırmıştı ki, onun siyah saçlarından başka yazacak bir şey bulamadı. Bunu da oldukça kuru bir biçimde, hak ettiğinden çok uzakta aktarmıştı satırlara. Zaten insanlar güzeli övmeyi değil, kötüyü sövmeyi bilirdi. Aslında en büyük suçlu doğruyu ezip ufalarken, yanlışları yücelten şehrin haber kaynaklarıydı. Ancak yazarın içerisinde bulunduğu zaman diliminde eleştirilecek hiçbir şey yoktu. Sadece o ve büyüsü! Kız dansını bitirdiğinde şehre selam verdi. Bedeni eğildiyse bile iradesinin karşısında ezilen şehirdi. Yazar ise bilinçsizce alkışlamasını kızın gülümsemesinin satırlardan gitmesiyle sonlandırdı ve kızın yanına doğru ilerledi. Keşke onu umursasaydı kız, keşke bir kez olsun baksaydı yazarın gözlerinin derinliklerine ama hiçbirini yapmadı. Sadece yıkık evin girişine oturdu, başını duvara yasladı ve gözkapaklarının arasından yaşlar sızdı yavaşça. “Keşke” diye geçirdi içinden yazar kalbinin küflenmiş odalarında. Durmadı ve kızın yanına çömeldi, narin bedeni yirmili yaşların ortalarında olmalıydı. “Lütfen ağlama!” dedi yazar en içten ses tonuyla “sakın pes etme.” “Bana bir neden ver öyleyse!” kızın cümlesi şehri bir süreliğine karanlığa boğdu. Yazar boşuna bu umutsuzluğu sırtlanacak cümleler arasa da kız konuşmasına devam etti “söyle ne istiyorsun benden?” “Gülümse bana yeter” yazarın sesinde öyle büyük bir özlem vardı ki kızın yaşlı gözleri açıldı. Yazar gözbebeklerini parçalayan bakışın karşısında az kalsın konuşmasının devamını unutuyordu ama kendini son anda toparladı ve konuşmaya devam etti “dans ederken olduğu gibi, her ne olup bittiyse bir kenara bırak ve gülümse!” “ İkimizde söylediklerinin o kadar kolay olmadığını biliyoruz” kızın dudaklarından damlayan sözler, gözlerinden damlayan yaşları yalnız bırakmamak için vardı sanki. “ Hiçbir zaman kolay olmadı ayrılıklar.” yazar üzüldükçe saçlarının ağarma hızı giderek artıyordu. Bakışmalarında derin bir sessizlik gizliydi. “ Belki acılarındı seni bu denli güzel kılan” diye ekleyiverdi yazar, sadece sessizliği bozmak istemişti oysa… Kızın derinliklerinde saklı yaralarının dikişleri açıldı, acı bedeninden oluk oluk aktı. “Hiçbir zaman güzel olamadım ben, yükseklerde yaşamayanların kimliğine işlenmiyor o kelime.” belki cümlesinin devamı olabilirdi ama susmayı tercih etti kız. “Güzel olan karanlık değil, ışıktır.” “Yani ışık olduğumu öne sürüyorsun?” Belli ki yazarın sözlerini gelişi güzel söylenmiş birkaç kelime olarak görüyordu kız. “Yazabilmek için ışığa ihtiyaç duyar, sokak sokak dolaşırım şehri. Aslında aradığım ne bir öyküdür, ne bir hikâye. Ben ışık ararım, gerisi zaten gelir ve sen zaten buram buram öykü kokuyorsun. Cümlelerinin her biri anlamını bilenler için şehrin bütün hazinelerinden daha değerli. Haklısın sen ışık değil, güneşsin. ” “ Ve yolunu aydınlatacak kimsem yok! Ben geceyim, umudu kaybolan güneşe ne olur bilir misin? Ben bilirim, onlarda ölür bir gün, umutsuzluktan.” Saklamaya çalıştığı yaşlar önce yavaşça yanaklarından aşağıya doğru süzüldü sonrasında dudaklarını es geçerek çenesinde birikti. Yazarın bir çift sözü vardı elbette ama kelimeleri boğazına düğümlendi arka sokaktan gelen kılıç seslerinin yokluğunda ateş alan gümüş altıpatlar sayesinde ve elbette tanıdık tiz bir çığlık. Katil iş başındaydı. Yazar bu cinayeti bekliyordu elbette ama kız! O narin bedeni belli ki korkmuştu, belki de istemsizce bırakmıştı kendini yazarın boynuna ama yazar bunları düşünmedi bir an bile. Önce teninin yumuşaklığını hissetti yazar sonrasında onu sıkıca saran kolların ısısını. Hele o hıçkırıklar ve yazarın omzuna çarpan gözyaşları insanın içini burkuyordu ve daha sıkı. Her erkeğin hayalinde bir yer almalıydı bu an ancak yazar sadece aşkın kendisine âşıktı ve o kız eğer çocuğu olsaydı ona kızım diyebilirdi ama yıllardır itina ile yok ettiği geçmişini hatırlayamadı. Geleceğine satmıştı ya hatıralarını! Sadece “ lütfen toparla kendini” diyebildi yazar, ah o lanet olasıca geçmiş! Ah o oyunlar oynayan zaman! “ Ben iyiyim dese de kız gözyaşlarının temas ettiği satırlar alev almaya başladı ama bu yazarı engelleyemeyecekti. Yavaşça sağ elinin parmakları acımaya başladı, yazmak giderek zorlaşıyordu ve kızın bu öyküden ayrılması gerekliydi. Ona nasıl kendi elleriyle zarar verebilirdi ki yazar? “ Hadi git ve lütfen dikkat et kendine, bunu benim için yap kendini umursamıyorsan eğer.” acıdan dişlerini sıkmıştı kız ona üzülmesin diye, devam edebilmek öyküyü bitirebilmek için dua etti. “ Ne yapmak istediğini anlayamıyorum ama öyle olsun nasıl olsa ilerde bir gün tekrardan görüşeceğiz.” dedi kız ve saçlarını arkasında dalgalandırarak koşmaya başladı. Yazar için her ne kadar zor olsa da doğru olanı yapmış, kızı alevlerden kurtarmıştı ama nedense mutlu olmasına yetmiyordu bu. “ Elveda Güneş” dedi alevlerin arasından kızın uzaklaşmasını seyrederken. Ancak yazar elini sayfadan kaldırmadan devam etti yazmaya, kabaran tenini umursamadı bile. “Ah be Güneş, sadece seni görmek için didinen kardelen asla çıkamayacak buzullardan. Yalnızlılığında donacak Kardelen’in ve sen kızım söylediğin gibi gece olacaksın. Kimse ışını göremeyecek. İkinizi yan yana gömecekler ama asla bilemeyeceksiniz” Hangisi daha can yakıyordu acaba derisini kavuran yangın mı yoksa geleceği görmenin dayanılmaz ağırlığı mı? Evine doğru koşarken yazar tahta köprünün gölgesine sığınmış çocuk onu seyrediyordu fal taşı gibi açılmış gözleriyle. Yazar acısını görmezden gelerek yavaşladı bakışlarını çevirmesi çocuğun ürpermesine sebep olmuştu “ Güneşin için savaş Kardelen, oyalanma. Çok az zamanın kaldı!” diye bağırdı ve koşarak devam etti eve dönüş yolculuğuna. Geçmiş ve geleceği içine alacak şekilde zamana lanetler yağdırdı yazar. Masasına oturduğunda alevler sağ kolunu kaplamıştı ama biliyordu her şey son cümlenin bitimiyle son bulacaktı ama bir süre boyunca daha devam etti acı çekmeye. Sonrasında “keşke değiştirebilseydim!” dedi ve cümlesiyle birlikte öyküsünü sonlandırdı. |
||
|
|
|
![]() |
![]() |
|
don ki$ot
|
Golgesinden kacan palyaco...
Hicbir sey hatirlamiyorum, satirlarin icindeyken birkac sozcuk yazacaktim, ama galiba o kan hafizami sildi... Yahut hatirladiklarim soyleyeceklerimi unutturdu...Bazen bazilari oyle yazar ki aklindan gecenleri susturur, sen de susarsin oylece...Sonra golgesinden kacarsin o sozlerin ki hatirladiklarin urkutur icini... Artik susuyorum...Simdi sira digerinde... |
||
|
|
|
![]() |
![]() |
|
Lord of Dream
Giriş Tarihi: Aug 2008
Konum: satır aralarında
Mesajlar: 21
![]() ![]() ![]() |