dipsizkuyu.net  

Geri Dön   dipsizkuyu.net > Kültür - Sanat > Edebiyat > Kendi Çalışmalarınız
Anasayfa Forum Oyun Parkı

Kendi Çalışmalarınız Bütün edebi türlerde gerçekleştirdiğiniz çalışmaları sergileyebileceğiniz bölümümüz.

Yanıt
 
LinkBack Konu Araçları
Eski 24-09-2008   #1
Kuyucan
 
suret nickli kullanıcının avatarı
 
Giriş Tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 40
suret çevresine ışık saçıyorsuret çevresine ışık saçıyorsuret çevresine ışık saçıyorsuret çevresine ışık saçıyorsuret çevresine ışık saçıyorsuret çevresine ışık saçıyor
Varsayılan Bildiri (Şu dudaklarınla bıraktığın şey... Denemeler)

Ağır yük gemileri kalkardı yüreğimden, enkazını da alıp götürürdü... Dalga seslerine ritim tutan martı kanatlarına boyun eğmeye mahkûm bırakırdın. Ve rüzgârın sen giderken eşlik ettiği yosun kokusuna bulanırdım. Oysa hayatta her şey o kadar olağan kurgulanmıştı ki... Herkes ellerine tutuşturulan senaryoları bir kez gözden geçirip uyguluyordu. Tanrı bürokratların duygularıyla hareket etmesine çok kızıyordu.

Paçalı güvercinlerin aşkımıza icabet edemeyişine bozulmuştum ben de...
Bolşevik isyanlar baş gösteriyordu gençliğimle çocukluğumu bir arada yürütmeye çalıştığım o günlerde. Sakallarımın himayesi altındaydı gamzelerimdeki to(n)tiler rejim. Panik yapmamamın anlamsız olduğuna dair bildiriler dağıtılıyordu meydanlarda. Siyasi tarihinde yer edinebilmek için kalbini çalmıştım, o çok bilinen demir perde ülkesinden... Ama benim sınırlarım yoktu, dikenli tel masraflarımı tamamen tanrı finanse ediyordu. Her gönderdiğin mektup zarfının üzerine imzanı bırakırdın ıslak dudağınla. Dudaklarının renginin tükeneceğine ihtimal bile vermiyordum. Olası şey değildi bu...…

Kulaklarının ses duvarını aşmaya çalışıyordum fısıldayarak, bildiğim ne kadar aşk dozlu söz varsa... Şehir ve ben iş birliği içersinde stratejik aşk planları yapıyorduk. Gidişin koca bir ülkenin doğu ve batı diye ikiye ayrılması anlamına geliyordu. En azından kalbimin sınırlarını ben belirlemeliydim. Göz kapaklarının arkasına sarkacağım günü merakla bekliyordum, Boşnak spikerin komik anlatımıyla... Koca koca diktatörler gazozuna zar atıyorlardı milli parkta. Gazeteciler olayları ne kadar dramatize edebilirsek kardır niyetine, Leninin koltuk altına sıkıştırılmış tavla görüntülerini yayınlıyorlardı. Kolay değildi, hem de hiç... Oligarşik düzende böylesine yer edebilmiş bir siyaset adamının elinden seni koparabilmek.

Siyasi coğrafyanın o en sıcak sularına hâkim olma politikamdan beni hiç kimse alı koyamaz. Kent hoparlörlerinden anons geçiyordum sabahın bir vakti, şiirsel ses tonumla... Halkıma... Senin yüzünden ihtilal çıkarmamın doğru olup olmayacağını soruyordum. Ne yazık ki hiçbir istihbarat biriminin bilgisi dâhilinde değildi bu firar. Siyaset ihraç eden bir ülke için yüz kızartıcı bir suçtu bu.
Çaresiz kalıyordu güzelliğinin karşısında tüm dış güçler…


Bir diktatör anıtı yerle bir oluyordu gidişinin ardından,

Sadece ben değil, koca şehir yas tutuyordu...
suret çevrimdışı   Alıntı yaparak yanıtla
Eski 24-09-2008   #2
Kuyucan
 
suret nickli kullanıcının avatarı
 
Giriş Tarihi: Sep 2008
Mesajlar: 40
suret çevresine ışık saçıyorsuret çevresine ışık saçıyorsuret çevresine ışık saçıyorsuret çevresine ışık saçıyorsuret çevresine ışık saçıyorsuret çevresine ışık saçıyor
Varsayılan Ynt: Bildiri (Şu dudaklarınla bıraktığın şey... Denemeler)

(Kaçan son otobüs; turuncuydu)



Gidişin tam bir felaketti…

Turuncu otobüsü kaçırmıştım…

Olacak iş miydi bu?

Gri bir gündü…

Elma şekerini toprağa düşürmüş çocuk hüznüyle bakmıştım son kez ardından…



Ferforje kaplamalı makyaj aynan avcumdaydı, bir bütün halinde görebiliyordum seni gamzelerin dâhil…

Salonda unutmuştun onu… Pembeleri sürüp yanağına, işin bittikten sonra sigara paketimin üzerinde bırakıp gitmiştin, aynanın üzerinde papatya desenleri vardı…

Altında duran sigara paketini sevimli kılıyordu… Senin bütün kadınları sevimli kılman gibi… Aynaya akseden bakışlarımın arasında, saçları siyah bir kız uykusundan uyanıyordu…—Gardırobunda ne kadar kırmızı elbise varsa; çıkar da giy! Naftalin kokusuna bulanayım…

(Levreğin ateşe atılmadan önce una bulanması gibi bir şeydi bu...)—Sen üzerini değiştir, aynaya akseden elalığımda… Ben de yeni günün tazeliğiyle doldurayım ciğerimdeki bekâr odalarını…

Büyüleyiciydi… Saçlarını avuçlarına alıp, sonra kıvrak bir edayla toplardın başının üzerinde… Sanki aklım iki büklüm olurdu, düğümlenirdi…

Ve derdim ki; -sakın aklımdan çıkma!

Sen bir sihirbazdın, hatta 62den tavşan yapmayı senden öğrenmiştim. Şapkamdan çıkan 62den tavşanların gizemine bürünüyordum… Kırmızılar giyip egzoz salınımlı bir İstanbul sabahında beni bekliyor olacaktın, ben de elimde bir düzine karanfille seni… Gecenin kolundaki apoletten yıldızları söküp, saçlarına iliştirecektim. Şehrin gri koridorlarından geçip, seher aydınlığına boyayacaktın derme çatma hüzün kokan, o geceye kondurulmuş mahalleleri…

Düşlerimin en işlek bulvarında durup, bir sigara yakacaktın ve hayat denen o gizemli şey akıp gidiyor olacaktı ayaklarımızın altından…

Senin için denize sıfır bir kayalığı ve en pahalı düşleri kiralamıştım…

Pamuk şekeri yumuşaklığında yaşıyorduk hayatı, ağzımıza yüzümüze bulaştırıyorduk bazen, ama güzeldi…

Sokağın diğer ucundan gelen yanık şeker kokusuydu…

Ve belki de hayat; leğene boca edilmiş bir kutu bulaşık deterjanının, suyla karıştırıldıktan sonra, mekanizması ayrılmış çıtçıtlı kalemin ucundan üflendiğinde, baloncuklar çıkarması kadar eğlenceliydi…

Çocuktuk ve hayatta çocuktu…

Ayağında beyaz babetleri denerken çiçekli miçekli… Yaşam diyordum içimden; bu kızın ayaklarında çok şirin duruyor.

Sen tüm haylazlığınla koşuştururken sokakta, inceden bir yağmur bastırıyordu… Beyaz babetlerim kirlenmesin diye eline alıp evin yolunu tutuyordun son sürat…

Bir avuç küp şeker gibi yağmurun altında erimekteydik…
‘’Şemsiyesiz çıkmak’’ -akıl karı değil ki bu!

Üstelik turuncu otobüs de kaçtı… Yok yok… Hayat işte; bizi pamuk helva yapıp, çocuklara dağıtacaktı…

Gece olunca; oyun parkındaki kırılmış mavi kaydırağın hüznünü taşıyordum sırtımda… Sabah olsaydı ve tenimden uçurtma yapsaydın çocuklara… Belki de buğday başakları el sallardı koştukça ardımızdan…

Omuzlarıma dokunurdun incecik parmaklarınla, ruhumu eteğinin ön cebine koyup götürürdün… Gidişin tam bir felaketti, o en çok sevdiğim oyuncağı kırmayayım diye annemin sandığa kaldırması gibi bir şeydi bu… Geriye en az 10 yıl uzakta bir kız çocuğunun ağlaması kalmıştı, yakası dantelli… Bir de geçen zamanı her gün aynı özlemle dikizlediğim şu ufak ferforje kaplamalı makyaj aynan…

Son bir kez görmeliydim, saçlarının gözünün önüne düşüşünü…

Olacak iş değildi bu…

Kaçan son otobüs; turuncuydu…
__________________
israfil sur'u üfledi / Devam et neyzen / İnceldiği yerden / Kopsun kıyamet
Küf/382
suret çevrimdışı   Alıntı yaparak yanıtla
Yanıt


Konu Araçları

Yeterlilikler
Yeni konu açamazsınız.
Konulara yanıt veremezsiniz.
Eklenti gönderemezsiniz.
Mesajlarınızı düzenleyemezsiniz.

[IMG] kullanımı
HTML kullanımı Kapalı


Benzer Konular
Konu Konuyu Açan Forum Yanıt Son Mesaj
Bize Anlatılmayan ATATÜRK... deepest Güncel - Politika 6 16-11-2008 12:45 PM
şerif mardin ve türkiye'de felsefenin sefaleti... semazen Köşe Yazıları 5 03-06-2008 12:16 PM
Johann Wolfgang Von GOETHE/Faust chen Kitap Kurdu 10 20-11-2007 01:21 PM
Tarihte TÜRKLERE yapılan katliamlar... evlatt Tarih 2 30-06-2007 02:10 PM


Bütün zamanlar GMT +2. Şu an 03:18 AM.


Powered by: vBulletin
Copyright ©2000 - 2009, Jelsoft Enterprises Ltd.
Search Engine Friendly URLs by vBSEO 3.1.0